SIFAT

Kaide : İsmin önüne gelen, ismi tanımlayan . İsme yöneltilen ‘nasıl ‘ sorusunun cevabıdır.

 

Nasıl kadın?

Güzel kadın.

Hanım kadın.

Erkek gibi kadın.

Hangisiydi kadına en çok yakışan?

Dayanıksız kadın.

Yalnız kadın.

Yaralı kadın.

Gurbet kadın.

Hasret kadın.

Taş kesilmiş kadın.

Bu tam sıfat olmuyor ama, niteliyor kadını.

Bunlar ne oluyor peki?

Bağrına taş basmış kadın.

Bağrına taş basan Türkan.

Uçurumun kenarında bağrına taş basan Türkan.

 

Türkan,

Sen mi filmde oynadın,

Yoksa filmlerin mi bizle oynadı?

Uçurumun kenarında,

Öyle bakarak yola,

Kim bakabilir o kadar kapkara

Sevda kara, örtün kara,

Yazgı kara, bağrına bastığın taş kara.

Yazgıya kara dememek gerek ama..

 

Filmdeki kadın, şarkıdaki kadın.

Bizimle oynayan , bizim oynadığımız filmler kadar,

Bizimle oynayan şarkılar da var,

Şarkıların içinden geçen kadınlar var

Ve içinden şarkılar geçen kadınlar.

……………………………..

Türkan,

Az mı ağladık o mahur besteler çaldıkça ?

Darbuka yüreğimize vurdu ,

Kanun, bam tellerimizle oynamadı mı ?

Sahi, nasıl sağlığın?

Bahçedeki acı yel vurmasın sırtına,

Azar sonra ağrıların.

Bak ısıtmıyor artık güneş,

Yonta yonta bitirdiler ayol,

Ablan nasıl hani,

Müjgan mıydı adı?

Onun oğlu da hani..

Ama perdelerini açmamışsın ki Müjgan,

Nasıl ısınacaksın?

 

Müjgan, kendini düşün biraz,

Ağlama artık.

Gelmiyorlar işte, hadi kalk.

 

‘O mahur beste çalar, Müjgan’la ben ağlaşırız.’

O, işaret sıfatı.

‘Mahur ‘ sıfat.

Beste isim olmuş,

Beste mi mahur , Müjgan mı,

Belki ‘maharetli ‘ olurdun Müjgan,

Ağlamasaydın bu kadar.

‘Gittiler akşam olmadan ortalık karardı ‘diyor ya hani,

Hangi fiil daha önce oldu söylesene bi.

Gitmeleri mi,

Karanlık mı ..

Akşam mı…

 

Müjgan, ‘ben’ e mi daha yakın, yükleme mi?

Yalnızlık sıralı diyordu hani,

Sen, sıranı savmadın mı?

 

Müjgan, beste sustu mu söylesene,

Yoksa hala ağlıyor musun bir köşede?

Ağlamak işteş fiil mi,

Tek başına da ağlanır değil mi?

Yoksa alıştın mı birlikte ağlamaya?

‘Yanımda olsa da,

Biz yine de ağlasak’ mı dersin Müjgan?

Doğru mu Müjgan, gittiler mi ortalıktan,

Akşama kalmadan.

 

Söylesene Müjgan,

Simsiyah bir teselli falan diyorlar

Yoksa Müjgan,

O simsiyah teselli,

Türkan’ın bağrındaki mi?

Müjgan, nerede Türkan,

Nerede o püsküllü ormandan koparılan fidan?

Fidanlar mıydı , fidan mıydı ?

 

Beste mi mahur , Müjgan mı,

Belki ‘maharetli ‘ olurdun Müjgan,

Ağlamasaydın bu kadar.

 

Konuşsana  Müjgan,

Nerede o yangından  orman, onca  genç fidan ?

Bitmeyecek mi özlem Müjgan ,

Bak yine kirpiklerin ıslandı

Müjgan, kendini düşün biraz,

Ağlama artık.

Gelmiyorlar işte, hadi kalk.

 

Hazırlık sonbahara diyordu hani,

Saydın mı kaç mevsim oldu

Yağmur yağdı, kar yağdı,

Söylesene Müjgan,

Kar ‘a mı küstün, yağmura mı

Aydınlığa mı küstün, karanlığa mı

Neden basmıyorsun peki kara,

Hep bakıyorsun kapkara..

Peki güneş naptı ki sana?

 

Müjgan ,

Bak ne diycem gel bi gidelim bakalım

Saz diyor orman diyor

Buluruz belki,

Ordalar mıdır ki?

Olsun gel bi bakalım

Böyle durup beklemek olmaz ki

Kalmışsın bu köşede

Hem ‘sazların özlemi ‘ diyor

Saz mıyız kız biz özliycez bu kadar

Sahi biz neyiz Müjgan,

Saz mıyız,

Fidanların  koparıldığı orman mıyız

Giden miyiz, kalan mıyız

Bir köşede kalakalan mıyız

Sahi Müjgan

Analığın milliyeti var mı ?

Müjgan, taşı bıraksana kucağından,

Türkan, taşı bıraksana kucağından…

 

………….f.betül

ocak / 2017 / kar ……

arı ve karınca

7:15 vapur düdüğü çalmakta..

bu soğuk kış gününde kimse oturmuyor  dışarıda,

tedric-i intihara meyyal ruhlar dışında..

kafamı yasladığım cam, içerinin ısısıyla buharlaşmakta

maddenin halleri; sıvı, gaz, hava..

gözüm camın dibinde öylece yatan arıda..

arının ruhu acaba hangi katmanda?

hayli zor sorular  bunlar, bu sisli puslu sabahta

ruhumun gitmek istediği mekan karşı kıyı değil,

çok , çok uzakta..

mekansal olarak ırak olsa da,

bilinmez,  zamanın hangi katmanında?

……..

sıcak bir  mevsim sonunda

vakit; ikindi sonrasında

onun saati, namaz öncesi, namaz sonrasında;

mevsimleri; ramazan, bayram, arefe,  kurban.

bir hıçkırık duymuştum dedemin duvarından..

hangi odada olsam, kulağım hep dedemin odasıyla ortak olan duvarda olurdu. küçüktü ama evimizin ortasındaki odaydı, her ses onun odasından işitilir, onun sesi pek işitilmezdi…

bir hıçkırıkları, bazen sesli duaları …

ince ince ağlamaları..kilerimizdeki küplerden birinde bir çatlak olmuştu,bakakalmıştım o küpe…gözyaşı misali akan sıvı …incecik bir sızı..

ne zaman bir inilti duysam, küpteki sızı gelir gözümün önüne..dayanamayıp çatlayan , kendini çatlatacak kadar dolduran küp…dışına taşan ince bir sızı..

bir de ‘içinizde ne varsa, dışınıza o sızar ‘ sözü kalmış kulağımda…bal küpü bal damlatır, yağ küpü yağ..

…….

‘ne oldu ki dedecim ?’ dedim, camın önünde ruhunu teslim etmiş arıyı gösterdi..

ağlama sebebi nadiren somut olurdu, gösterdiği yöne baktım.

bir daha sormadım, buna mı ağlıyorsun diye..ağlardı dedem, arıya da, karıncaya da, en ufak canlıya da….

‘bak garibe , kanat çırpamayacak artık,’ dedi ‘uçamayacak, çiçeklere konamayacak, bal yapamayacak’

‘olsun dede, ömrü bitmiştir ‘ demedim

tesellisi yoktu dedemin

‘altı üstü bir arı , ne önemi var ki?’ demedim,

önemsizi yoktu dedemin.

‘bir şey yapılamaz mıydı ?’ dedi dedem,

cevap veremedim, çözümsüzü yoktu dedemin..

bir canlıya akıttığı ilk gözyaşı değildi ki,

ağlamaya sebebi çoktu dedemin..

ben daha küçükken, bir karınca sürüsünü izlerken görmüştüm onu , ‘gel Ahmet bak ‘demişti,’ bak ne muntazam bir sırayla yürüyorlar, intizamı karıncalardan öğren.’

Öğrendim dedecim,  intizamı öğrendim ama senin sorularının cevabını bilemedim.

Hani ‘topal karınca için çıkıkçı olsa ‘ demiştin ya,

yok, bilemedim…

bilemedim nasıl yetişilirdi o arıya, nasıl döndürülürdü hayata?

bilemedim ne yapılır ayağı kırık bir karıncaya?

bilemedim senin gibi nasıl ağlanır, her kurtarılacak canlıya…

vapur düdüğü çalmakta..

gönlümüz hangi kıyıya yanaşmakta?

Kıyı…

Ah be yavrum,
Annen hangi kıyıda kaldı senin,
Bekleyenin, özleyenin var mı?
Çocuklar, ölümün kıyısına yaklaşmamalıydı.
Kim giydirmişti seni öyle,
En son kim öptü seni?
Resmini öptüm ben senin,
Ağladım, ağladım be yavrum,
Sana mı ağladım, kendime mi bilmiyorum
Utanıyorum, utanıyorum.

‘Annelik, evimde tuttuklarıma değil,
Elinden tuttuklarına da bakmaktı.’
Ama sana bakamadık be yavru,
Elinden tutamadık,
Hayata bağlayamadık seni,
Seni yaşatamadık.
Şimdi yüzlerine bakamıyorum yavrularımın,
Vebalimemi üzülmeliyim,
Senin haline mi?

Huzurla uykuya dalmalıydın sen,
Masallar duymalıydın,
Annecinin koynunda olmalıydın.
Kim bilir annen hangi kıyıda kaldı?
En son ne yedin be kuzum?
Top oynar mıydın?

F.Betül Özer

Nihan Kaya’nın Buğu’lu satırları

‘Gelin şimdi : bugün yahut yarın filan şehre gideceğiz ve orada bir yıl geçireceğiz ve alışveriş edeceğiz ve kazanacağız diyenler ; sizler ki yarın ne olacağını bilmezsiniz.

Hayatınız nedir? Biraz vakit görünen ve ondan sonra görünmez olan bir buğusunuz…’

Yakubun Mektubu . bap 4. Yeni Ahit / İncil

Bir buğunun içinde yaşıyoruz hayatı,

Anlamlandıramadığımız her şeyin üzerinde bir buğu var sanki.

Katı olan herşeyin buharlaştığı şu devirde, bir de kaskatı olan kalbimiz var.

Buzlaşmış , betonlaşmış hislerimiz..

Bir buğu var ki kalbimizin üzerinde, hisse mani.

Değerler, inançlar buharlaşırken , kalpler kaskatı kesilmekte.

…………….

Nihan Kaya’nın kalemini ilk kez tattığım kitabı Buğu, ‘Acemi bir Psikanaliz Öğrencisiyle Deneyimli Bir Akıl Hastasının Yaşadıkları’ olarak tanımlıyor kendini. Genç yazar, Filistin’li Yasef ‘i tanıyabilmek için bir süre Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları ‘nda temizlik görevlisi olarak çalışmayı göze alıyor. Kitabın türü roman olsa da, gerçeği de sorgulatıyor bize, romanı da…

Yasef Abravanel ‘in hikayesi bu. Aslında, kendinden çok , şahsından ve herşeyden çok sevdiği, kendini onunla tanıdığı ve tanımladığı, mutluluğuna yine kendi mutluluğundan daha çok kafa yorduğu Nur’un hikayesi..

‘Bu kitapta savaşın kadın üzerindeki etkilerini görüyoruz’ diyip geçemeyiz. Gördüklerimizden biri de o ama, sadece o değil.
Savaşın; ruhu, benliği, aileyi, geçmişi, geleceği nasıl paramparça ettiğini okuyoruz Filistin’li Nur ‘un hayatına dahil oldukça.
Aşk’ın etkisini okuyoruz….
Toprak tutkusunun etkisini…
İnsan doğasının , her şeyde bir buğu varmış gibi belirsizlik oluşturan halini…

Yasef , kendini ‘aşk ehli’ olarak tanımlıyor. Başka tüm kimliklerden uzak. Bir Yahudi olmaktan, Abra Tekstil’in varisi olmaktan, tüccar olmaktan…Tek kimliği ‘Nur ‘un aşığı ‘ bir adam olmak . Hayatındaki tek eylem, Nur’a aşık olmak.. Bunun bir sığınma olduğunu düşünmek istemiyor insan.
Bir aşk uğruna ömür geçer mi?
Okuyucu sormak istemiyor bu soruyu ama, ‘ bu bir aşk mı, hastalıklı bir tutku mu yoksa? ‘ diye sormadan edemiyor.

Değişim daimi kitapta; kadın ve erkeğin tanımı değişiyor, ‘akıllı’ ve ‘deli’ nin, ‘içeri’ ve dışarı’nın. Baki kalan aşk.

Nur’un kalbinin kendine dönük olmadığını bilen Yasef, Nur’un sevdalandığı İmran’ı tanıdıktan sonra kafasında kadın ve erkeğin yerini değiştiriyor mesela

‘Halbuki ben, toprağı kadın sanırdım. Meğer hikaye yanlışmış; aslında deniz kadın, kara erkekmiş. Kara sağlam, ciddi, ağırbaşlı dururmuş; deniz her gece kendisini gider karaya vururmuş. Kara da, hep sessiz , sakin görünürmüş; ama gece gündüz denizin yanında durur, tek başına , mağrur duruyor gibi görünse de aslında denizin dibinden bir an bile ayrılmazmış. Deniz gidip gidip gelir karaya vurur, veya her yeri dolaşıp sonunda su halinde toprağa geri dönermiş. ‘ ( Buğu, sf. 100)

Okuyucu, bu satırları okurken, başka nelerde de aldanabilmiş olduğunu düşünüyor; ve kitapta karşımızda duran en büyük yanılgı, kime deli dediğimiz oluyor.

Hastanedeki doktorlar, Yasef’i bir hasta olarak tartışmaya başladıkları zaman, Nihan, ‘hasta’lara müdahale eden ‘akıllı ‘doktorlarla olmaktansa, Yasef’in safında kalmayı tercih ediyor.

Buğu, tüm kavramlarımızın üzerindeki buğu aslında.
Yahudi kim, Filistinli kim? Doğu’ya ait olan hangisi?
Nasıl ki İsrail duvarı İsrail tarafında çiçeklerin coşturduğu bir duvarken, Filistinlilerin tarafında sadece betonsa, maddenin varlığı dahi durduğun yere göre değişiyorsa, aynı açıyı manalar için de yakalamımızı istiyor yazar. Ve gerçekle romanın yerini değiştirerek, deyim yerindeyse, ayağımızın altındaki halıyı çekiyor.
En sonunda Nihan teşhisi koyuyor Yasef’e , ‘sen delirmek istiyorsun, deliremiyorsun ‘ ( s. 145)

Ve Nihan, ‘ hasta’ yı tanıdıkça görüyor ki , içeride olmadan önce de, içerideydi zaten Yasef. ‘Her gün binlerce fermuar açılır, her gün binlerce ceketin düğmesi iliklenir. Ben nereye gitsem, içeride kalırım. ‘ ( s.26)

Nihan, Yasef’in akıl hastanesine yanlışlıkla mı konulduğunu araştırırken, Yasef’in zaten Nur’u çocuk yaşlarında ilk tanıdığı günlerden beri ‘içeride ‘ olduğunu görüyor.

Ve yine aynı kıyıdayız işte,
Soru, Yasef’ten geliyor ,
‘Öldüğümüz için mi hayata bakıp duruyoruz yoksa?
Yaşasak ölüme bakardık.’ ( sf.23)

……..

Uykuya dalarken kendi masalları yerine kütüphanemden ‘bu kitabı oku’ diye bana getiren ve ilk sayfalarını ona okurken uykuya dalan üç yaşındaki oğlumun sorusuyla aydınlanıyor günüm.

‘ Anne, bugün yarın mı? ‘

Soru hanesine eklenen bir soru daha
Geceden sabaha geçen zamansa, buğu’lu…

Ağustos, 2015

F.Betül Özer

* Nihan Kaya, Buğu, Dergah Yayınları, İstanbul, Eylül 2006

Güzel annelere;

Güzel annelere;

Hep gelene mi yazılmalı satırlar,
Gideni de hatırlamalıdırlar.
Elbet elimizden giden,
Başka bir aleme gelen’dir.
Şüphesiz o bilinmeyen alemde nurlarla beklenendir.
Ve cennet kapılarında annelerini bekleyenlerdendir.

Yusuf’u mu kaybettik kenan ilinde,
Yoksa Meryem miydi beklediğimiz?
Gül yüzünü görmeden hayatımızda yer açtığımız?
Yatacağı yeri, evdeki sesini hayal ettiğimiz?
‘Allah verir, Allah alır’ diye teselli bulduğumuz?

Ayağının altına cennet serili güzel anne,
Rabbim evlatlarını sana, eşine bağışlasın.
Yuvanızı cennet yuvası etsin,
Hz.Aişe’nin (r.a.) evladı olmadı hiç bir zaman,
Ne temiz kanından; ne mübarek karnından,
Ama ümmetin annesidir o,

Onu bizim güzel validemiz kılan,
Seni de sadece bir hanenin değil, cihanın annesi kılsın.

Gel gör ki her verilene bağlanıyor insan,
Bil ki, hep aklımda, duamdasın.
Senin de duana amin der gönlüm,
Rabbim bunu başka acıyla unutturmasın.

F.Betül
31.07.2015
bir ay’ın sonu

Bir Mektup…

Ey Allah’ın Resulu; Habibi, sevdiği,
Adını, adının yanına yazdığı ,
Alemleri, bizleri, uğruna yarattığı ….
Kainattaki zerreler adedince methiyeler yazılsa
Yine de kifayet etmez mübarek adına ,
Sen’in (sav) güzel ismin methiyesiz alınmaz ki
ağıza,
Ve mektup diye başlasa da,
Övgüler kaplar satırları da
İyi bir aşık olamasa da,
Her kulun şerefidir Sen’in (sav) adını anma
Muhakkak ki kalpler Allah’ı andıkça,
Ve dimağlar Sen’i (sav) anladıkça ulaşıcak feraha.

Sana (sav) nida etmek hakkımız mıdır bilemem ama,
Sen’den (sav) başka yoktur şu kalpleri susturmaya kadir mecra.
Sen’i (sav) okudukça , Sen’i (sav) andıkça özlemimiz artar bir kat daha
Hasretinin taştığı anlarda,
Sen’in (sav) mübarek adımlarını izlemekten başka kalmıyor pusula.

Biz modern çağın, akılalmaz kulları,
Sen’in (sav) tabirinle doğduk ‘ahir zamanda’
Plazaların arasında, trafiklerde ruhumuz daraldıkça,
Bir rakam daha ilerledi cebimizdeki dijital sayaçta.
Yine Sen’in (sav) salat-ü selam’ın oldu bizlere şifa.
Bu sokaklar, dönse de Sen’in (sav) mübarek tenine necasetin atıldığı sokaklara,
Yine Sen’in (sav) adını anarak ulaşıyoruz feraha..

Ey Allah’ın Resulu ,
Şikayet değil bunlar ,
Belki biraz iç döküş,
Biliyorsun elbet ,çok zor geçti bu kış,
‘Bu cendere daha ne kadar sıkılabilir’ derken,
Bakmışız bir kanadımız daha yaralanmış,
Her yanda ayrı bir haykırış,
Biliyoruz şifamızı ,
Yine Sen’in, yine Sen’in güzel adını anış…

Ey Allah’ın Resulu,
Sen’ dünyayı şereflendirdiğin zamanda
Geçmişti beşer, sırtlanları yırtıcılıkta ,
Şair anlatır ya ,
Dişsizse bir insan, neler gelirdi başına
Dişsiziz biz de ya Rasulullah,
Hem dilsiz, hem dişsiz.
‘Derviş gönülsüz gerek ‘ demiş bir aşığın,
Bizlere düştü şu hayatta
Dilsiz, dişsiz, gönülsüz gezmek..

Ey Allah’ın Resulu,
Biz Sen’i ( sav) göremedik,
Elinden bir bardak su içmedik belki
Bir çay bile ikram edemedik Sana,
Ama bu kadar uzakta da,
Az değil, on dört asır sonra ,
Bu asfaltlarda, yüksek katlarda
Zerresiyle de olsa ,
Gönlümüz Sen’in adınla çırpınıyor,
Sen’i hissedebiliyorsa,
Burnumuzun direği sızlıyorsa hala,
O muhakkak ki bizden değil,
Yine Sen’in , yine Sen’in bize duyduğun muhabbettendir.
‘Ümmeti’ diyerek doğup,yine bizi düşünerek dert edinmendendir.

Ey Allah’ın Resulu,
Hani mübarek elinle dünyayı ittiğinde
Yanındaydı ya Sadık Dost,
Bir gün Sen’den sonra,
Sen’in yokluğunda ama Sen’in yolunda
Bir bardak suyla
Dünyayı reddettiğinde Ebubekir
Yanında mıydın kim bilir?

Ey Allah’ın Resulu,
Bu asırda
Altın tepsilerle sırmalar içinde
Ne kadehler sunuluyor şimdi önümüze,
Ama biz, sarhoş edip ,Yaradan’ı ve Sen’i (sav) unutturan şarabları ,
Umuyoruz ki içmedik
Hani kan kusulsa adı söylenen var ya,
Biz ancak , kızılcık şerbetini seçtik.

Ey Allah’ın Resulu,
Biz Sen’den öğrendik üzerine atılan necaseti
Yine hoşgörüyle, inadına sabırla temizlemeyi.
Üzerimize neler atıldı şimdi,
Bizi yine ayakta tutan,
Sen’in,
‘Kardeşlerim ‘ dediklerinden biri olma ümidiydi.

Ey Allah’ın Resulu,
Biz, Sen’den öğrendik,
Boğazındaki düğüme rağmen defaten yutkunmayı,
Dönse de içinde değirmen taşları,
Evinden Allah’ı anlatmak için çıkmayı.

Ey Allah’ın Resulu,
Biz, Sen’den öğrendik,
Doğduğun toprağa gönlün aksa da,
Ufuklara bakıp çıkılan yolculukları
Taif ‘te toz duman birbirine karışsa da,
Yine de bağışlamayı, yine de
Allah’ı anlatmaya tebessümle başlamayı..

Ey Allah’ın Resulu ,
Bin dört yüzyıl önce,
Mekke sokaklarında
Senin içinde dönen o taşlar,
Bizim de içimizde döndü, döndü…
Dışımızda durmasa da acımasız çarklar,
Sanma ki ışığımız söndü.

Ey Allah’ın Resulü,
Biz Sen’den öğrendik,
Gecenin karanlığında,
Allah’a yaklaşmak için
Sıcak yatağından kalkıp
Lambamızı yakmayı.
İnsanların içinde gözyaşlarını içimize akıtıp,
Rabb’inle başbaşa kaldığında,
Seccademizi ıslatmayı.

Ey Allah’ın Resulu,
Şimdi bu derin sularda
Yürüyen hangi gemiler varsa,
Bizim yegane derdimiz,
Sen’inle (sav), yalnız Sen’inle (sav)
Aynı gemide olmak…
Aynı yolun yolcusu,
Aynı derdin müzdaribi
Aynı doğrunun savunucusu olmak..

Ey Allah’ın Rasulu,
Biliyoruz bu dert bizlerden önce,
Sen’in (sav) derdindi.
Hazreti Hatice’nin, Hazreti Ebubekir’in , Hazreti Ali’nin
Ve en çok da bir avucun belki
Ama en çok Sen’in derdindi.
Bak şimdi biz de bir avucuz belki.
Bilemeyiz ki, bize de bir Medine verilir mi?

Ey Allah’ın Resulu (sav),
Buyurmuşsun ki,
‘Dünyada bir tane güzel çocuk varsa,
Her anne ona sahibtir, sarar kucağında’
Hepimizin kucağında o en güzel çocuk şimdi.
Hem mutlu oluyoruz onlara baktıkça,
Hem utanıyoruz kendi adımıza.
Onların salavat hedefi bizlerden çok belki.
Anne babalarını onlar uyarıyorlar hayra,
Hem utandırıyorlar bizi kendimizden,
Hem onlar için seviniyor ,coşuyoruz şevkimizlen
Onlar sana mektuplarını şu yaşlarında,
Alfabeyi çözer çözmez yazdılar ama,
Bizler şu yaşımızda, kaç alfabeyi sökmeyi bekledik,
Yine de kekelemekten öteye geçemedik,
Sen’in doğuşun onlar için bir şenlik,
Medine’nin çocukları Sen’i görünce nasıl seviniyorsa,
Bizim çocuklarımız da öyle seviniyorlar kutlu doğumda,
‘Gülpembe’ ile çalıyor zilleri,
Ellerinden düşmüyor tesbihleri
Bir nidayla daha hatırlıyorlar Sen’i,
Bahar gelip , kış geçince değil,
Sen’in doğduğun mevsim gelince yeşeriyor çiçekleri.

Ey Allah’ın Resulu, Habibi, sevdiği,
Biz , en çok bu sene andık Sen’i (sav),
Bu yavrular, umuyoruz ki altın nesildi.
Biz anlatamadık ama,
Onlar anlatıcaklar Sen’i (sav)
İçimizi acıtan günlerde şimdi,
Bizi ayakta tutan,
Yaradan’ın rahmeti,
Sen’in ( sav) ‘kardeşlerin ‘ olma ümidi,
Şu yıkılmaya çalışılan çatının altında toplandığımız gibi,
Yavrularımızla, Sen’in (sav) sancağının altında buluşma ümidi.
Ne olur bırakma ellerimizi,
İçimizden alma muhabbetini.

F.Betül Özer
Nisan, 2015